17 Mayıs 2012 Perşembe

(1) Ludwig Wittgenstein'in Yaşamı

Aslında buraya Ludwig Wittgenstein ve Dil felsefesi ile ilgili bir yazı koyacaktım ama blogger maalesef 200 karakter üstünde bir şey kabul etmiyormuş o halde biz de böle böle yayınlayacağız. Hayat hikayesi için daha da keyifli şeyler var, onları da başka bir yazıda şeyederiz.





Wittgensteinler aslen Yahudi olmalarına rağmen, Ludwig’in baba tarafından büyük büyükbabası, Moses Maier, Protestanlığa geçmiştir. Moses Maier’in büyük oğlu Hermann Wittgenstein  1850’lerde Viyana’ya taşındıklarında büyük ihtimalle kendilerini artık yahudi olarak görmüyorlardı. Sekiz kız ve üç oğlan çocuğunun annesi olan Fanny Fidgor, seçkin bir Viyanalı Yahudi ailenin kızıydı. Hermann ile evliliklerinden önce o da Protestan olmuştu. Hermann Wittgenstein, tüm çocuklarının Yahudilerle evlenmelerini yasaklamıştı. Bu yasağı kıran tek çocuk, küçüklüğünden beri asiliği ve dikbaşlılığı ile bilinen Karl Wittgenstein’di. Birkaç kez evden kaçmayı denesede 1860’lara kadar başarılı olamadı. Kaçtığında ise New York’a gitti, orada barmenlik, öğretmenlik, bar müzisyenliği, garsonluk gibi işler yaparak iki yıldan fazla zaman geçirdi. 1867’de Viyana’ya ailesinin yanına döndüğünde, aile işinin aksine müdendislik eğitimi aldı. Daha sonraları Bohemya’da bir inşaatta çalışmaya başladı, işinde o kadar iyiydi ki beş yıl kadar kısa bir sürede müdür koltuğuna oturdu. İşlerin gelişimi ile Karl’ın serveti de artıyordu; hem kişisel serveti hem de şirketlerin serveti ile Viyana’nin hatırı sayılır kişileri arasında gösteriliyordu. Aristokratik bir yaşam tarzı sürmeye başladılar. Karl Wittgenstein, şirketlerinin altın çağındayken sekiz çocuğunun annesi Leopoldine Kalmus ile evlendi; her ne kadar bir Yahudi olsada Katolik olarak yetiştirilmiş bir Viyanalıydı. Karl ve Leopoldine’in çocuklarını da Katolik inancına göre vaftiz edilip yetiştirdiler.

Ludwig Josef Johann Wittgenstein, Hadsburg Viyana’daki en zengin ailelerden birinin sekizinci ve en küçük çocuğu olarak 26 Nisan 1889’da doğdu. Belli bir süre sonra şirketlerinden istifa ederek kendini kültür ve sanat işlerine veren Karl’a karısı Poldy de oldukça destek oluyordu. Poldy’in en büyük tutkusu olan müzik, bir sürü müzisyenin gelişmesi için de sermaye harcamalarına vasile oldu. Büyük erkek çocukları üstünde baskı kuran Karl bu yöntemin çok da iyi olmadığını anlayınca küçük erkek çocukları için eğitim sistemini değiştirdi. Çünkü büyük erkek çocuklarının şirketlerin başına geçmesini istiyordu ama Hans bir dahiydi, daha dört yaşındayken kendi bestelerini yazardı; Rudolf bir tiyatrocu olmak istiyordu. Babalarının baskısı onların kaldırmayacakları hale gelince önce evden kaçtılar, sonra da intihar ettiler. İçlerinden sadece Kurt, babasının istediği gibi müdür oldu. Bu deneyimleri üstüne Karl, Ludwig’i ve Paul’u evden uzak okullara gönderdi ve kendi istekleri peşinden koşmalarını istedi.

Wittgenstein, diğer kardeşlerine nazaran sessiz, uyumlu, neşeli bir çocukluk geçirdi; gerçi daha sonraları çok kötü bir çocukluk geçirdiğini söyleyecek demek ki bunu çok iyi saklayabilmiş. Zaten bazı anılarında da bu huyunu görebiliyoruz; doğru olanı değil de ondan bekleneni yapmıştır. Mühendislik eğitimi için, Linz’de daha teknik ve daha az akademik olan bir okula gönderildi. Orada kendini yabancı gibi hissetmesi oldukça doğaldır; çocukların çoğu işçi sınıfına mensüp ailelerden gelmeydi ve Ludwig onlara müthiş kibarlığı yüzünden “siz” diye hitap ediyordu; çocukların onunla dalga geçmesi için ellerine muhteşem bir koz veriyordu. Linz’de öğrenciyken aynı dönemlerde Adolf  Hitler’de orada öğrenciymiş, Wittgenstein ile bildiğimiz kadarıyla bir ahbaplıkları yoktu. Orada geçirdi üç yıl boyunca, çok da başarılı bir öğrenci olduğu söylenemez, notları hep ortalama notlar. Linz’de geçirdiği süredeki entelektüel gelişimini kendi merakı ve şüpheciliğine borçluydu. Tabii bir de ablası Margarete’e (“Gretl”). Ailenin entelektüeli olarak kabul edilen Gretl bilimsel  ve kültür yenilikleri takip ediyor ve bunları sesli bir şekilde etrafındakilere karşı savunuyordu. Freud’un ilk savunucularından biriydi ve Freud bizzat ona psikanaliz yapmıştı. Almanya’dan kaçışında da Freud’a yardımcı olduğu biliniyor, Freud’un yakın bir arkadaşı olmuştu.

Wittgenstein ablasının yol göstermesiyle dönemin eleştirmenlerinden, enteletüellerinden, düşünürlerinden haberdar oluyor ve onların fikirlerini kendi sorgu mekanizmasında yoğuruyordu. Karl Kraus’dan Schopenhauer’a daha sonrasında çok etkilendiği ve fikirlerini oluştururken neredeyse merkez aldığı Otto Weininger’a birçok ismin eserlerini okuyor, inceliyordu. Entelektüel gelişimi bu şekilde ilerlerken, mesleki alanı olan teknik konulardaki gelişimi hakkın bildiğimiz tek şey; bu alanda okuduklarının daha çok bilim felsefesi üstüne olduğudur. Anlaşılan o ki Wittgenstein’in şüpheciliği ve “acı verici çelişkileri” onu git gide felsefeye yakınlaştırıyordu.

Makina mühendisi olmak için 1906 yılında Berlin’deki Teknik Üniversiteye kayıt olmuş ve iki yıl sonra 1908’de diplomasını almıştı. Her ne kadar bu alana ilgi ve isteği olmasa da babasını memnun etmek için böyle bir şey yaptığı düşünülmektedir. Ama kendini gitgide felsefenin içinde bulmuştur. Gotfried Keller’in günlüklerinden esinlenerek, felsefî fikirlerini defterlere not etmeye başlamıştır.

Wittgenstein’in döneminin kültürünün özelliklerini taşıyan bir figür olması, fin-de-siécle (yüzyıl sonu) Viyana’sının ve felsefî, bilimsel, siyasal ve kültürel idealleri merak konusu olduğu sürece bilim adamlarının ve kamuoyunun dikkatini çekeceğinin teminatıdır. Daha geniş bir tarihsel bağlama bakıldığında Wittgenstein, asrımızı derinden biçimlendiren kültürel çevrenin en belirgin felsefî sesi haline gelmiştir. Zaten onun için söylenen şeylerden birisi de 20.yüzyıl felsefesinde kapladığı yerin eşsiz olduğu ama aynı zamanda olağan felsefenin duvarlarıyla da sınırlandırılamayacağıdır.

I. Dünya Savaşı sırasında akademik hayatına son vermiştir Wittgenstein. Savaşa, fıtık ameliyatı olup da “çürük”e çıkmasına rağmen katılmıştır, hem de eğitimi ile subay olarak katılabilecekken bir er olarak katılmıştır. Savaş esiri olarak aldındığın sırt çantasında ilk dönem eseri olan Tractatus vardır.

Savaş sonrası düşüncelerini de değiştirmiştir artık Tractatus’ta savunduğu düşüncelere bağlı değildir. Tractatus’u yayınlayacak olan editöre, okuduklarından hiçbir şey anlamayacak olan okurun kinini kusabilmesi için, kitabın arkasına on-on iki boş sayfa eklemesini önerir (bu kitap için yayıncı bulması oldukça güç olmuştur, tahmin edilebileceği gibi).


I.Dünya Savaşı’nda 5 yıllık askerlik ve esir düşmesinden sonra, Avusturya’nın bir dağ köyünde yedi sene ilkokul öğretmenliği yaptı. Sonra bir manastırda bahçıvanlık ve ardından yaklaşık olarak 16 yıl ara verdiği Cambridge’e öğretim görevlisi olarak döndü.

1951 yılında, uzun süren bir hastalık (prostat kanseri) evresinden sonra ölmüştür. 

2 yorum:

  1. bir çevirmen olarak "bilmediğim" bu felsefeyi anlayabilmem için iyi bir başlangış olabilir. teşekkürler çok aydınlatıcı!!!

    YanıtlaSil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil