25 Mart 2013 Pazartesi

Huzur'dan "transcendental homelessness"a

... Fakat doğrusunu isterseniz herkes bizim kadar çok mu okuyor? diye düşünüyorum.
Fahri'nin fikri büsbütün başka idi:
         -Avrupa bizden çok fazla okuyor. Birkaç dilde birden okuyor. Mesele orada değil...
         -Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. 
İhsan kadehinde buzun geçirdiği değişmeği, renksiz alkolün yavaş yavaş bulanmasını, sanki mermer damarlarla zenginleştirmesini takip ediyordu. Şimdi kadeh hiç de sâf olmayan bir mayi ile dolu idi. 
         - Haydi çocuklar!... dedi. Sonra Suat'a cevap verdi: Mesela okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı, bizi, ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz. Zannederim ki Suat'ın dediği budur. 
           - Evet, bir adımda eski yeni ne varsa hepsini silkip, fırlatmak. Ne Ronsard, ne Fuzulî...

Türkiye'de, Cumhuriyet sonrası entelektüelleri tam da böylesi bir sıkışmışlığın içindeydi. Batılı olduklarını anlamak için illa başkalarının onlara "Batılı" olduklarını söylemesine ihtiyaç mı duyacaklar? Ne oraya ne buraya ait, Araf'ta gibi bir taraftan çağrılmayı beklemek zorunda mı kalacaklardı? Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1949 basım tarihli Huzur (A Mind at Peace) romanı, herhangi bir tanıtım metninde de karşılaşabileceğiniz gibi, Cumhuriyet aydınlarının huzursuzluklarını dile getiriyor. Yaşadıkları dünyayı tam olarak kuramamış neredeyse boşlukta yaşayan bu aydın insanların günlük meselelerle ya da felsefî konularla ilgili düşünceleri sık sık dile getiriliyor. Şimdilerde basılmış olsa büyük ihtimalle yasaklanacak hatta yazarının da dünsüz olarak yaftalanacağı pek çok lafı da içeren kitap, yayınlandığı dönemde ya da sonrasında da, bildiğim kadarıyla, yasaklanmadı. Bunu şöyle yorumlayabilir ya toplum bu tarz meseleleri konuşabilecek kadar açık-seküler-idi ya da denetleme kurulu lakayt davranıyordu. Eğer ilk seçenek doğruysa o halde, biz Dostoyevski'nin de sorduğu gibi "Şimdi insandan tekrar gorile doğru mu gideceğiz?.."  ya da gidiyor muyuz? 

Alfabe değişikliğinden sonra başlatılan eskiyle olan tüm bağın kesilmesi politikası tam da ortada yaşan bu insanlar için oldukça zor bir durum haline geldi. Bildikleri hiçbir yere oturtturamadıkları yepyeni bir kültür birleşimi oluşmuştu. Ne Fuzulî tam bir şey ifade ediyordu ne de Ronsard. Bu, Georg Lukacs'ın The Theory of the Novel (Roman Kuramı) adlı eserinde oluşturduğu "transcendental homelessness" teorisinin neredeyse en uygun örneklerinden biri haline geliyor. Lukacs, bu terimi şöyle açıklıyor: 

"... karakterlerin ütopik kusursuzluğa duydukları nostalji soyuttur, kendisini ve arzularını tek sahici gerçeklik sanan bir nostaljidir bu*" (longing of all souls for the place in which they once belonged, and the 'nostalgia… for utopian perfection, a nostalgia that feels itself and its desires to be the only true reality')
 Karakterler kendilerini ait hissedemedikleri bu toplumda geçmişlerine tutunmaya çalışıyorlar. Hegel'in estetik anlayışına göre epos'daki kahramanın iki toplum arasında yaşadığı bir çatışma olmalıdır. Tanpınar'ın romanındaki geçmiş ve günümüz kültürlerini birer ulus olarak ele alırsak, bunların çatışmasını ve kahramanın yaşadığı sorunları görmekteyiz. Bu bir kültür savaşı diye de adlandırılabilir. 

(Huzur'la ilgili daha çok şey anlatılabilir, böyle kısa kısa bir şeyler ekleyeceğim.)





*Roman Kuramı, çev. Cem Soydemir, İstanbul: Metis Yayınları, 2003



















  

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder