14 Ekim 2013 Pazartesi

Hamlet @ Moda Sahnesi

Bu akşam Moda Sahnesi'nin sahneye koyduğu Hamlet'i izledik. Oyunun künyesi:




Bu yazı spoiler içerir.

Daha önce Hamlet'in sadece film adaptasyonlarını izlemiştim; bu, sahnede izlediğim ilk Hamlet. Ben tiyatrocu değilim, bu sebeple yapacağım eleştiriler çoğunlukla filolojik yönden olacaktır. 

Metnin çevirisi, Hamlet rolünün de sahibi Onur Ünsal ve çevirmen Emre Adıyaman tarafından yapılmış. Hangi metni asıl alıp çevirdikleri hakkında bir bilgim yok, künyede de belirtilmiyor, o yüzden çok bariz çeviri eleştirileri yapamam. Fakat oyunda takıldığım tek bir yer vardı. O da "vicdan" olması gereken kelimesinin senaryoya "bilinç" olarak alınmış olması. Bilinç ve vicdan aynı şeyi kapsamaz, birbirinin yerine de kullanılmaz. Hamlet "bilincini" ikna etmeye değil vicdanına söz geçirmeye çalışır. Müthiş replik "to be or not to be" bu oyunda "to be or not to be, -mek -mak mı yoksa -memak mı?" diye çevrilmiş ve oldukça iyiydi. Gramer olarak da olması gereken budur, Shakespeare'in söylemek istediği de bir şeyin -mek ya da -memak halidir, fiili oraya yerleştiren çevirmendir. Bu ayrıntı çok güzeldi. Claudius'un Hamlet'e "İngiltere gönderiliyorsun" dediğinde Hamlet'in verdiği tepki "Shakespeare, Globe Theatre Company, yehuu" idi. Güzel bir defamiliarization örneği. 

Böyle bir oyunun tekrar sahneye konması için elle tutulur bir neden olması beklenir, yüzyıllardır sahneliyor oluşu büyük bir yüktür yeni kadronun omuzlarında, nasıl bir adaptasyon yapacakları, neyi kullanıp neyi kullanmayacakları gibi sorular da çoktur. Zira Hamlet haylice uzun bir oyundur, bunun da yani sıra sadece bir plotu yoktur aynı zamanda bir sürü yardımcı-plotları (sub-plot) vardır ki işte sorun belki de burada başlar. Oyuna ne koyacağız? Kemal Aydoğan'ın yönetmenliğini yaptığı bu uyarlama için şöyle diyor:

William Shakespeare’in dünyada en çok oynanmış olan Hamlet adlı oyununu biz kendi sahneleme anlayışımıza göre yorumladık. Oyunda Onur Ünsal, Esra Kızıldoğan,Timur Acar, Murat Tüzün, Kübra Kip, Ulaş İnan Torun rol alıyor. Metnin klasik özelliklerine bağlanmadan Hamlet’te var olduğuna inandığımız iktidar ve iktidar mekanizmalarına karşı durabilen, kendisi de iktidar sınıfına mensup olmasına karşın o çarkı bozmaya yönelik bir tavır içindeki bir insanın bu kıskaçta verdiği mücadeleyi ele almaya çalıştık. Hamlet’in iktidar karşısında kullandığı dil, üslup aslında bugün içinde yaşadığımız ve yakın zamanda tanık olduğumuz direnişin diline de benziyor. Bu anlamda Hamlet’in beş asır önceden bugünün dünyasına ve bugüne bir sözü olduğu gerçeğini biz aslında yeniden yorumlayarak sahneye taşıyoruz. Bu arada biz oyunu yeniden çevirdik ama uzun bir bölümünü metinden çıkardık ancak oyunun genel temasını korumaya çalıştık. 

Hamlet'in "genel teması" onun içinde kaldığı ikilem, intikami alıp almayacağı, hayatı sorgulayışı gibi "felsefî" sorularıdır. Fakat yönetmenin dediği gibi, onu iktidara karşı olan bir karakter olarak da ele alabilirsiniz uyarlamalarda. Bence kağıt üzerinde güzel bir düşünce ama sahnede izlediğimiz şey bu değildi. İzlerken içinizden şöyle bir şey geçmiyor "Vay be çocuğa bak nasıl da karşı çıkıyor şu güce!" 
Oyunun uzun bir bölümünü çıkarttıkları doğru, fakat kalanları da çok iyi ayıkladıklarını düşünmüyorum:  Mesela oyunun açılışında kullanmaya karar verdikleri Prens Fortinbras karakterini oyunun sonunda ya da orta ya da başka bir bölümünde bir daha geçirmiyorlar. Ya kullanılmalı ya da hiç bahsedilmemeliydi. Gertrude'un zehiri içtiği sahne inandırıcı değildi, orada büyük bir "es" olduğunu düşünüyorum. Claudius içinde zehir olduğunu bildiği bir kupadan biricik aşkının şarabı içmesine izin vermiyor. Yatak odası sahnesinde Hamlet annesini herhangi bir şüpheye düşürmüyor, gördüğümüz şey çocuğunun deliliğinden korkan bir anne. Bu şekilde, "yarım" kalan şeyler vardı oyunda.

Mert Fırat ve Kemal Aydoğan'la yapılan bir başka röpartajda Mert Fırat şöyle bir laf ediyor, "Geçtiğimiz yıllarda o kadar çok çalıştık ki üzerine, artık Shakespeare'i çok yakından tanıyoruz. Yazarlığını ve neyi söylemek istediğini daha iyi biliyoruz. Ve bu yakınlık metin kısaltmalarına da yansıyor. Kısaltma yaparken metnin dramaturjisinden bir şey kaybetmeden bunu yapabilmesi çok önemli, ki Kemal (Aydoğan) Abi bu işte oldukça iyi." Kusura bakmasın yaptıkları işi fazla abartmış. Jan Kott ya da Stephen Greenblatt bile böyle kustahca laf etmez. Yukarıda bir iki örnek verdim, sonra "kısalttık" dedikleri yerler belki de oyunun bel kemiğini oluşturan şeylerdi, neredeyse tüm şüphe ortadan kalkıyor Gertrude kesin amcayla işbirliği yapmış, Kral Hamlet'i öldürmüş, Ophelia kesinlikle intihar etmiş, Hamlet ise artık amcasını öldürmekle öldürmemek/intikam alıp almamak gibi bir ikilem içinde değil. 

Shakespeare'in çağdaşımız olduğunu söylememizin bir sebebi var. O, buradaki röpartaj alıntılarında olduğu gibi bir başka yere, günümüz politikasına bile, oturtabileceğiniz plotlar yazan bir yazardı. Bu kadronun özgürlük alanını kısıtlamak istemiyorum, oyunu diledikleri şekilde değiştirme hakkına sahipler neticede bu "Aydoğan prodüksiyonu" ama oyunun tutarsızlaştığı yerler, yola çıkarken kafalarında olan düşünceler sahnede yoktu. 

Hamlet'i oynayan Onur Ünsal'da şöyle demiş: 
Bizi Gezi’ye çıkaran en büyük neden arzularımızla oynanıyor olmasıydı. Bunu Shakespeare, Hamlet ile 450 yıl önce söylüyor. Melankolik bir çocuk var. Babası ölmüş. Prens ve ülke ile sıkıntısı var. Kolejde okuyor. Şüphecilik ile ilgili mektuplar yazıyor. Ophelia’yı kaybedince bir arzusunu daha kaybediyor. O zaman delirmiş gibi yapıyor. Ne zaman ki bizim kıyafetimiz, içki içmemiz, ilişkimiz, kürtajımız ile ilgili konuşulmaya başlandı biz özgürlük arsızları o zaman çıktık, “Ne yapıyorsunuz?” dedik. Shakespeare’in Hamlet’e yaptırdığı şey arzularını yitirttirmek. Baba, anne ve sevgili... Üçü de iktidar eliyle gidiyor. Sonra, “Ben deliriyorum arkadaş” diyor. Biz çeviri yaparken patlak verdi Gezi Parkı olayları. Hamlet’in ürettiği ironi dili bir iktidarla mücadele etmenin tek dili. “Ayy resmen devrim” ya da “Çare Drogba” yazdığın zaman çözemiyorlar.
Ünsal da Aydoğan gibi kağıt üzerinde yakaladıkları güzel fikirden bahsediyor. 


Günlük kostümler ile sahnelenen oyun, bir yerde zamanın-mekanın önemini arka plana atıyor, bu iyidir. Sahne tasarımını oldukça beğendim; her oyuncu için birer açık tabut konulması zaten oyunun sonunda hepsi öleceği için çok mânidar olmuş. Sahnenin perdesiz olması da ilginçti, ara veriliyor fakat oyuncular tabutlara geri dönüyor, o karakterler sahnede olmaya devam ediyordu. Hamlet'de birçok sahne neredeyse eş zamanlı olur. Mesela Hamlet ve Horatio çatıda hayaleti kovalarken Claudius ve Gertrude'un "parti" yaptığını izleyici olarak biliriz. Burada da sahnenin önünde Hamlet ve Horatio varken, tabutlarında oturan diğer karakterler bir anda başka bir sahneyi oynamaya başlarlar ki bence çok güzel olmuş. Tabutların üzerinde karakterleri tanımlayan bazı sıfatlar vardı:
Ophelia: İtaat / Polonius: Menfaat / Hamlet: Ütopya / Claudius: İhtiras / Gertrude: Şehvet / Horatio: Felsefe / Laerties: Hırs. Bunlar bana ortaçağdaki morality oyunlarını hatırlattı. Zira orada soyut kavramlar karakter olarak sahnede olurdu. Bunu düşünerek mi yaptılar biliyorum, ama öyleyse Horatio'nun "felsefe" olmasını gerektirecek hiçbir şey yaşanmadı sahnede.


Oyunun en iyi performansları Polonius ve Hamlet idi, diğerleri oldukça sönük kalıyordu. Laertes'in ve Ophelia'nın varlığı ile yokluğu bir gibiydi neredeyse (sadece oyuncuyla alakalı değil, senaryo için de öyle). Onur Ünsal'ın performansı neredeyse tüm oyunu sırtlar şekildeydi, enerjisi yüksek bir oyunculuğu varmış, ilk defa Hamlet ile izlemek kısmet oldu, güzel de oldu. 

Oyunla ilgili daha çok şey yazabilirim ama burada duracağım, çalışmaya dönmeliyim. Aklıma yeni bir şeyler geldikçe buraya ekleyeceğim.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder